Kardeşim

31/1/2008

 

Kardeşim

 

Ünlü Rus yazarı Lev Tolstoy akşam yürüyüşüne çıktığı sırada, yanına son derece zayıf ve halsiz bir dilenci yaklaştı. Tolstoy adamın günlerdir doğru dürüst bir şey yiyemediğini hemen anladı. Durdu ve biraz para çıkarmak için elini cebine götürdü.Ancak, cebinden bir kuruş bile çıkmadı! Tolstoy, adama yardım edemediği için son derece üzülmüştü. Dilencinin yıpranmış kirli ellerini tuttu ve özür dileyen bir ses tonuyla: Beni affet kardeşim; dedi. Yanımda sana verebilecek hiçbir şeyim yok. Dilencinin solgun ve yorgun yüzü birden aydınlandı. Hayır, benden özür dileme dedi dilenci. Sen bana çok büyük bir hediye verdin. Bana 'kardeşim' dedin!

 

Çoban ve Elma Ağacı

 

Yaşlı çoban, sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında, tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:

-Haydi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık. Ve bir elma düşerdi en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam, sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur’ân’ını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı 20 yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından, şöyle bir uzandımı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmıştı, ağacınki ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yinede yavrusu değil miydi?

Onu bir evlad sevgisiyle okşarken:
-Ver yavrum derdi. Gönder bakalım bugünkü kısmetimi. Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksatmadan.

Köylüler uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zat olduğunu söylerdi. Bu yüzden 'ÇOBAN AĞACI'nın meyvelerini ondan başka kimseye kopartmazlar, el altından kopartanlara da iyi gözle bakmazlardı.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunlarının arasına attı kendini.

Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli bir anda her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban, bir şey hatırlamıştı. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken:

-Canım, dedi. Hıçkırıp ağlayarak. Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce, bugün RAMAZAN'IN ilk günü olduğunu neden söylemedin ki?

 

Büyülü Kent - San Bartolo

 

Dedelerimizden dinlediğimize göre, 1700 yılında San Bartolo kenti büyülenmiş. Görünmez olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, batmış gitmiş toprağın derinliklerine. Bu felaketin nedenleri pek de iyi bilinmiyor. Kimileri bunun, kilise inşa edildiğinde çanı olmadığı için, köylülerin San Lucas Tecopilco adlı yakın bir köyün kilise çanını yürütmeleri yüzünden olduğuna inanıyor.

Söylentiye göre, çan kulesine gece saat on birde varmışlar. Herkes uykudaymış. Çanı ses çıkarmadan dikkatle indirmişler. Saat on ikiye yaklaşırken, ellerinde çanla gidiyorlarmış San Bartolo’ya. O anda tüm kent yok oluvermiş birdenbire. Büyülenmiş olduğundan batıp gittiği söylenir.

Geriye tek kalan ise kentin koruyucusu olan aziz heykeli imiş. Bir çam kütüğünün üstünde durup dururmuş öylesine. Derler ki Cuamanzingo çiftlik arazisinde çalışan işçiler, bu aziz heykelini bulup hemen efendilerine haber vermiş. Efendileri de azizciği alıp, daha yakışır diye, çiftliğin şapelinin1 boş altlarına2 yerleştirmiş. Ertesi gün gittiklerinde bir de bakmışlar ki, yerinde yok. Araya araya onu ilk buldukları yerdeki çam kütüğüne ulaşmışlar, heykeli eski yerinde bulmuşlar. Yine taşımışlar, yine eski yerine dönmüş. Hep yürüye yürüye gittiği söylenir, çünkü ayağındaki sandaletlerin çamurla dolmakta, tabanlarının delinmekte olduğunu görmüşler. Kesin olan o ki, sonunda yorulmuş azizcik ub gidip gelmelerden. Bugün o çiftlikte artık oturan yoksa da heykel boş atların üstündeki yerinde durup durur.

Gene söylentilere göre, bu büyülenmiş kentin bayramı olan 24 Ağustos günü, gece saat on ikiye doğru çanların çaldığı, horozların öttüğü, fişeklerin patladığı duyulur. Büyükannemle büyükbabamın beni çam kütüğünün önüne çan sesleri dinlemeye götürdüğünü çok iyi anımsıyorum. Oraya varınca diz çökerdik. Büyükannemle büyükbabam haç çıkarıp dua ederdi. Ben en küçük bir ses bile işitmedim hiç, ama onlar çan seslerinin duyulduğunu söylerdi. Kimbilir!

O civarda hep denir ki, kentin büyüsünü çözmek için San Bartolo insan biçiminde dünyaya gelecek. Bu doğan çocuğun yitik kenti görme yeteneği olacak. Sonra o kentin kilisesine gidip orada bir yanda kırık bir Mesih heykeli, bir yanda da bol altın görecek. Eğer Mesihi yerden kaldırırsa kent büyüden kurtulacak, yok eğer altınları almayı yeğlerse kent sonsuza dek gömülü olduğu yerde kalacak, tıpkı şimdiki gibi büyülü ve görünmez olacak.

 

Gül O Gün En Siyah Elbisesini Giymişti...

 

“Kartal , güle aşık olmuş; buna gül ne der , bülbül ne der ?”

Kaf dağının arkasındaki Anka kuşu sevgilisi deniz kızından duymuştu peri kızının günlerce ağladığını. O ki güzelliğiyle nam salmış, yedi cihanı birbirine katmış peri kızı iki gözü iki çeşme günlerce aylarca ağlıyormuş. Sordu Anka kuşu derdini peri kızına… Peri kızı neden dedi, neden? Gül benden daha güzel… Evet gül güzeldi hem de çok güzeldi. Bütün güzelleri kıskandıracak kadar güzeldi. Bütün aşıkların diline dolanacak kadar güzeldi. Bütün sevgilerinin adını alacak kadar güzeldi. Gülün bir bakışı fermandı. Gülün şebnem şebnem ağlaması bile güzeldi. Gül kızıllığını aldığı güneşi kıskandıracak kadar güzeldi. Güzelliğiyle yedi cihana nam salmış peri kızını ağlatacak kadar güzeldi. Gül o gün bir başka güzeldi.

Gül o gün en kırmızı elbisesini giymişti…

Bu kadar güzel olup ta kimsenin kalbini çalmamış olmak mümkün müydü? Nice aşıkları kapısına köle etmiş, bir bakış için kapısında aylarca bekletmiş. O aşıklar ki gülün dikenlerine rağmen bir gün kapısından öte gitmemiş, gülün sevgisinden bir gün vazgeçmemişler. Günlerce aylarca güle nameler okumuşlar , gülü görmeseler de hayaliyle mutlu olmuşlar. Gülün hayali bile sevdiklerini kapıda tutmaya yetmiş. Çok sevdiği varmış gülün çok. Nice sultanlar, nice yiğitler, nice cengaverler gülün aşkından eriyip gitmiş. Ama gül nazlı, gül de biliyor güzelliğini. Hiçbir aşığına yüz vermiyor. Önüne dökülen altınlara, yakutlara, zümrütlere dönüp bakmıyormuş bile. Bu güne kadar çok aşık olan olmuş güle ama hiç biri çelememiş gülün gönlünü. En sadık aşığı bülbül bile azıcık güldürememiş gülün yüzünü. O bülbül ki en güzel nağmelerini güle okumak için günlerce yememiş içmemiş. Sevdiğine biraz yakın olabilmek için gülün dikenini alıp yüreğine saplayıp bütün kanını dökmekten bir an çekinmemiş. Gül izin verse uğuruna ölecekmiş. Bülbülün bu sevgisini gören diğer aşıklar hep geri çekilmişler biz senin kadar sevemeyiz diye. Bütün dünya anlamışta bülbülün sevgisini bir gül anlamamış bir de kartal. Gökyüzünün korkusuz yiğidi kartal da aşık olmuş güle. Gülün gönlü de kaymamış değildi. Kartal güle aşık olmuştu, gül de sanki gönlünü kaptırır gibi olmuştu. Gül o gün çok mutluydu.

Gül o gün en pembe elbisesini giymişti…

Bülbül derdinden mecnun olup çöllere de düşse de, Ferhat olup dağları da delse de gül vermişti kararını kartal diyor başka bir şey demiyordu. Gül kaptırmıştı gönlünü kartala. Ne kadar bülbül o sana göre değil o bugün varsa yarın yok dese de gül dinlemiyor, kartalın yakışıklığından ve karizmasından o kadar etkilenmiş ki hiçbir öğüde kulak vermiyordu. Gül seviyordu, kartal da seviyordu ya da herkes öyle zannediyordu. Yedi cihana duyurmuşlardı evleneceklerini, kırk gün kırk gece düğün yapacaklarını, bir ömür boyu beraber hiç ayrılmayacaklarını. İlk önceleri herkes karşı çıkmıştı bu beraberliğe ama sonraları fikri değişti birçok kişinin. Bu çifti birbirlerine çok yakıştırır oldular. Bir tarafta güzellerin en güzeli, diğer tarafta yiğitlerin en gözü karası. En güzeli de iki sevdalı aynı taraftaydı. İkisi de seviyordu. O gün herkes çok mutluydu. İki sevdalının kavuşmasına saatler kalmıştı. Kartal bütün yakışıklığıyla gelip güzeller güzeli gülü alıp gidecekti. Herkes bu mutlu gün için toplanmıştı. Herkes gelmişti düğüne. Kaf dağının ardındaki Anka kuşu, sevgilisi deniz kızı, gülden daha güzel olmadığı için ağıtlar yakan peri kızı, yedi tane cüceciğin yanında güzeller güzeli pamuk prenses, pamuk prensesi uykusundan kaldıran beyaz atlı prens ve daha kimler kimler gelmemişti ki. Herkes gelmişti düğüne, hatta sağır sultan bile duymuş gelmişti bu mutlu güne. Sağır sultan bile gelmişti ama bir tek bülbül gelmemişti. Sevdiğinin bir başkasına gidişini görmeye gönlü el vermemişti. Gül, güzel gözlerini davetliler arasında gezdirirken bir tek bülbülü arıyordu. Gelmemişti. En son gördüğünde bir daha beni göremezsin demişti. Gitme demişti. Tamam benimde olma, benimle de kalma ama gitme. Gidersen mutsuz olursun. Gitme. Gitme. Gitme… Gitme demişti de başka bir şey dememişti. Ama gül hiçbirini dinlememiş kartalı ne kadar çok sevdiğini söylemişti. Bülbül olmamasına üzülmedi, çünkü sevdiği yanındaydı, kartal yanındaydı. Gül o gün sevdiğiyle evleniyordu…

Gül o gün en beyaz elbisesini giymişti…

Gül mutluluktan uçar olmuştu. Gülün derdi tasası yoktu. Evliliğin ilk günleri o kadar mutluydu ki anlatmaya kelimeler yetmezdi. Acaba gülden daha mutlusu var mıydı. Gülden daha güzeli de yoktu daha mutlusu da yoktu. Gülün her günü ayrı bir güzeldi. Kartal sevdiğini her gün çok şaşırtıyordu. Bütün vaktini onunla geçirmek için ne fırsatlar buluyordu. Bir an yanından ayrılmak istemiyor, gülün güzel gözlerinden bir adım öte gitmek istemiyordu. Mutlu günler fazla sürmez çabuk biter derlerdi. Gülün mutlu günleri de fazla sürmedi. O ilk günlerdeki kartalla şimdiki kartal arasında dağlar kadar fark vardı. Gülün yanından bir an ayrılmayan kartal şimdi gülün yanında biraz kalmak zor geliyordu. Sabah erkenden çıkıyor gece çok geç vakitlerde dönüyordu. Eskisi gibi gülle konuşmuyor yüzüne bile bakmak istemiyordu. Bülbül haklı çıkmıştı , kartalın hevesi geçmiş artık gülü sevmiyordu. Gül çok mutsuzdu. Mutsuzluğundan hasta olmuş yataklara düşmüş bundan kartalın haberi bile olmamıştı. Gül o gün çok mutsuz ve çok hastaydı.

Gül o gün en sarı elbisesini giymişti…

Kartal gitmişti. Nereye gittiğini neden gittiği gül bilmiyordu ama kartal gitmişti. Güzeller güzeli gülü bırakıp gitmişti. Belki şimdi nergisin belki de yaseminin ya da padişah kızı lalenin yanındaydı ama gülün yanında değildi. Gitmişti kartal gülü bırakıp. Bülbül demişti güle, o bu gün varsa yarın yoktu. Bülbül demişti ama gül dinlememişti ve kartal gitmişti. Artık diyecek bir şey yoktu. Her şey bitmişti kartal gitmişti. Gül ne yapacaktı. Bütün sevdiklerine sırtını dönüp kartala gelmişti o da bırakıp gitmişti. Nereye gitmeliydi gül. Kimin yüzüne baka bilirdi. Kim kabul ederdi gülü. Evet dedi gül , bülbüle gitmeliyim, beni en çok o sever, o bu halimle de kabul eder. Gül bülbüle gitti. Gül bülbülü sevecekti. Gül bülbüle döndü. Ama bülbül yoktu. Bülbül ölmüştü. Gül evlenip giderken düşürdüğü dikeni alıp yüreğine saplayıp sen gidersen bende giderdim diyerek gitmiş bülbül. Bülbül yoktu. Bülbül ölmüştü. Gül pişmandı. Gül suskundu. Gül durgundu. Gül yorgundu. Gülün güllüğünden eser yoktu. Gül yas daydı. Gül o gün çok üzgündü.

Gül o gün en siyah elbisesini giymişti…

 

Hayatımın Sınavı

 

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu.10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiçbirseyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

 

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabi daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsiliyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabi okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı ;"Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediginiz notlar karsısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim.10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak – mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

 

"Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı.2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’in ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı."Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi."Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi?Yakama kırmızı bir çiçek takacağım." dedi.

 

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü.Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı.Bir müddet bakindi, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi.Uzun boylu, çok güzel vücutlu, uzun sari saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı.Kadına doğru bir adim attı, ama yakasında hiçbir şey yoktu.Kadın gözlerine baktı ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden arkasındaki yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü.Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu.Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu.Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi.Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı.Elini uzattı, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek."Pardon" dedi kadın."Ben Holly değilim.Az önce buradan geçen sari saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun senin hayatının sınavı olduğunu söylememi istedi.Sizi garın çıkışındaki cafe'de bekliyormuş...."